Avrupa Birliği ile ilgili çalışmalar sanılanın aksine 2. Dünya Savaşı’ndan sonra değil, çok daha önceleri başlamıştır. Modern çağ Avrupası’nda birlik kurulması fikri oldukça eskilere dayanmaktadır. Pek çok düşünür yazar, bilimadamı ve siyasetçiler parçalanmış ve sürekli savaş içerisinde olan Avrupa’nın birlik ve bütünlük içinde olması yönünde düşünceler üretmiş, girişimler, planlar ve örgüt modelleri geliştirmiştir.
İngiliz hristiyan dini lider ve ünlü yazar William Penn, 1643’te yazdığı “Avrupa Barışının Bugünü ve Geleceğine Doğru Bir Roman” (An Essay Toward The Peresent and Future Peace Of Europe) kitabında, bağımsız devletlerden oluşan bir Avrupa Birliği ve Meclis “Common Assembly” önermektedir. 90 sandalyeli bu mecliste Almanya 12, Fransa ve İspanya 10, İtalya 8, İngiltere 6 sandalyeye sahip olacak, Türkiye de isterse 10 sandalye ile katılabilecektir.
Türkiye’nin ilk Avrupalılık belgesi 1856’da Paris’te imzalanan anlaşmadır. 30 Mart 1856’da imzalanan Paris Anlaşması’nın 7. maddesi şöyledir.
“Avusturya İmparatoru, Fransız İmparatoru, Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Kraliçesi, Prusya Kralı, Sardunya Kralı ve Rusya İmparatoru, Osmanlı Hükümeti’nin Avrupa Devleti sayılmasını, Avrupa Devletlerinin bütün haklarından ve Avrupa Devletleri Konseyi’nden faydalanmasını kabul ettiklerini duyururlar.”[1]
Avrupa bütünleşmesi ile ilgili olarak Victor Hugo, 1848 yılına ait bir yapıtında ilk kez “Avrupa Birleşik Devletleri”nden söz etmektedir.
“ABD nasıl yeni bir dünyayı taçlandırdıysa, bir gün gelecek Avrupa Birleşik Devletleri de eski dünyayı süsleyecektir. İster benimsensin, ister red edilsin, Birlik fikri, hiç durmadan yakılıp yıkılan, kasıp kavrulan bir kıtanın bin yıllık hülyası olarak her zaman varlığını sürdürmektedir.”
17. y.yılda Emerie Cruce, gümrüklerin azaltılması suretiyle uluslararası ticaretin geliştirilmesi ve bir ‘‘Avrupa Devletler Birliği’’ kurulmasını önermiştir. 18. y.yılda J.J.Rousseau da, uluslarüstü nitelikli bir federal birlik yoluyla, devletler arasındaki uyuşmazlıkların çözümünün ve barışın sağlanmasının mümkün olacağını savunmuştur. Fakat, Avrupa bütünleşmesine yönelik gerek fonksiyonel gerekse federal birlik öneren tüm projeler, uygulama sorunuyla karşı karşıya kalıyorlardı[2].
Ernest Renan’ın 1882’de yaptığı Millet Nedir diye başlayan bir konuşmasında, Avrupa’nın gelecekte bir federasyon şeklinde birleşeceği söylenmekteydi.[3]
Napoleon’un Avrupayı kan dökerek birleştirme çabalarını izleyen yıllarda Avrupalılar, barış içinde bir birlik yaratmanın çabasına girmişlerdir. Ünlü besteci Beethoven’in bu atmosferde bestelediği ve Avrupa temasını işlediği ünlü 9 ncu Senfonisi 1815 Viyana Kongresi’nin açılışında çalınmıştır. Duygu yüklü bir coşku ve sevinç şarkısı olan bu kantat, Avrupa Birliğinin barış içinde gerçekleşmesini amaçlamıştır.
Birlik kurulmasına yönelik hareketler, kıtada ulus devletlerin ortaya çıkması ile yoğunluk kazanmıştır. Ulus devletler arasındaki mücadeleler kıtayı egemenlik altına alabilme amaçlı fikir birliklerini gündeme getirmiştir. [4]
19. y.yılda gerçekleşen iki ayrı birleşme, Avrupa birleşmesi süreci içinde ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Bunlar Alman Gümrük Birliği (Zollverein) ve İtalyan Birliğidir. Her ikisi de Avrupada ekonomik ve siyasal entegrasyon için örnek ve öncü niteliğindedir[5].
Alman Gümrük Birliği (Zollverein)
1815 Viyana Kongresi sonrasında Avrupa haritası yeniden düzenlenmişti; büyük güçlerin çıkarlarına uygun düşen bu düzenlemede, çok karışık bir görünüm ortaya çıkmıştı; uluslar parçalanmış, bazı yerlerde çizilen devlet sınırları içerisinde ise çeşitli ulusal topluluklar yer almıştı.
O dönemde Almanya da dağıtılmış bir durumdaydı ve 38 küçük devletçik ya da prensliğe bölünmüştü. Almanyadaki bu bölünmüşlükten dolayı kapalı ekonomiler ortaya çıkmıştı ve bunların gelişme olanakları da çok önemli ölçüde kısıtlanmıştı. Bu açmazdan kurtulmak için, bir ‘‘gümrük birliği’’ne gereksinim vardı. Alman Gümrük Birliği düşüncesi, Friedrich List tarafından Ekonomik birlik ve siyasal birleşme, iki kardeş gibidirler, biri dünyaya gelmeden öteki doğuşa hazır olamaz şeklinde dile getirilmiştir. List gümrük birliğinin sınırlarını bütün Avrupa kıtasını kapsayacak şekilde düşünmüştür. Fakat o vakit Frierich’in düşüncesi reddedilmişti. Daha sonra Zollverein 1834’de Prusya Maliye Bakanı Motz tarafından gerçekleştirilmiştir[6].
İtalyan Birliği
1815 Viyana Kongresi sonrası İtalya hem dağınık bir şekil alımış hem de bazı İtalyan krallıkları, Avusturya İmparator ailesinden prenslere kalmıştı. İtalya bir bakıma, Avusturya eğemenliği altındaydı. İşte hem dağınıklığı ortadan kaldırmak için hem de eğemenliği kendi elinde bulundurmak için İtalya Birliği de Alman Gümrük Birliği’nin kurulduğu yıllarda gerçekleştirilmiştir[7].
I. Dünya Savaşı sonrası, Avrupa bütünleştirilmesi konusunda ciddi sonuçlar doğuran önemli bir dönemdir. 1923 yılında Coudenhove Kalergi’nin kitle hareketi niteliği taşıması amaçlanan Pan-european Union, ve 1926 yılında Cenova’da başlatılan Association for European Cooperation örgütlenmeleri savaş sonrası varılan noktayı örneklemek bakımından önemlidir. [8]
Avusturyalı aristokrat Kont Richard Coudenhove Kalergi, “Pan Europe” adlı kitabında ve çeşitli makalelerinde, Avrupa’nın bir federasyon kurma çalışmalarını sürdürmesini önerirken, isterse Türkiye’nin de bu federasyona üye olabileceğini söylerken İngiltere’yi dışarıda bırakır. Bir bakıma Avrupalılık konusunda İngilizlerin de Türklerle benzer bir kaderi paylaştıklarını söylersek yanıltıcı olmayız, İngilizler Avrupalılarca uzun süre Avrupalı sayılmamış, müracatları özellikle Fransa tarafından defalarca reddedildikten sonra ancak 1973 yılında AET’ye katılabilmiştir. Bugün dahi İngiltere’nin Euro sistemi dışında kalması bu açıdan ilgi çekicidir.
Yine bu dönemde, korumacı anlayış, yüksek gümrük duvarları ve stagnasyon sorunlarına karşılık, Avrupa tek pazarı ve gümrük birliği yaratılması gündeme getirilmiş; ancak 1929’da Aristide Briand’ın European Federal Union önerisi kabul görmemiştir. Fransa Dışişleri bakanı olan Aristide Briand, Avrupa Milletler Cemiyeti kurulmasını önerirken, Türkiye’nin de resmen davet edilmesi öngörülmüştür. Teklif ispanya tarafından yapılmış, Yunanistan tarafından desteklenmiştir.
Yirminci yüzyılda Jean Monnet, Robert Schuman, Konrad Adenauer, Carlo Sfersa, Winston Churcill ve P. Henri Spaak, de Gaulle birleşik bir Avrupanın oluşumunda emeği geçen devlet adamlarıdır. De Gaulle’ün Atlantik’ten Urallar’a uzanan Avrupa düşüncesi, federal bir Avrupa değil, konfederal bir “Vatanlar Avrupası” (L’Europe des patries) idi.
Birinci Dünya Savaşı’nın üzerinden daha çeyrek yüzyıl geçmeden, İkinci Dünya Savaşı gibi bir başka büyük felaketi yaşamak zorunda kalan Avrupa, 1945’lerde yıkım ve yoksulluklarla karşı karşıya kalmıştır.Yüzyıllar boyunca İngiltere, Fransa ve Almanya gibi Dünya’nın süper güçleri olan Avrupa ülkeleri, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra eski güçlerini büyük ölçüde kaybetmişlerdir. Birçok kayanağa göre II. Dünya Savaşı 30-40 milyon arasında Avrupalının hayatına malolmuştur.Bu dönemde Avrupa’da ekonomık yapı tahrip olmuştur, siyasal istikrar kalmamıştır. Avrupa, doğusuyla batısıyla iki süpergücün paylaştığı bir bölge haline gelmiştir.İkinci Dünya Savaşı ve onun tahribatı, uluslararası güvenlik konusunu yeniden çok daha güçlü bir şekilde hissettirmiştir. Hızlı bir ekonomik kalkınma ile savaşın yıkıntılarından kısa sürede kurtulmak isteği ve herhangi bir savaş tehlikesine karşı birleşme gereği Avrupa ülkeleri arasında işbirliğini güçlendirmek yönünde itici bir etken olmuştur[9] .
Bu sebeple , uluslararası işbirliğine duyulan ihtiyaç daha savaş esnasında vurgulanmaya başlamıştır. Savaştan sonra ise, yeniden uluslararasında siyaset ve ekonomi alanlarında iş birliğini güçlendirmeyi amaçlayan Birleşmiş Milletler 26 Haziran 1945’de imzalanan bir antlaşma ile kurulmuştur. Ancak , Avrupa’nın gelecekteki güvenliği açısından Birleşmiş Milletler’in kuruluşu, Avrupalıları tatmin etmemiştir. Çünkü geçmişte yaşanmış bir Milletler Cemiyeti örneği vardır ve ikinci bir Dünya savaşının çıkmasına engel olmaya yetmemiştir[10].
İkinci Dünya Savaşından sonra Avrupa’da kurulan ilk birliklerden birisi BENELUX’dür. Belçika , Hollanda ve Lüxemburg’un bir araya gelerek oluşturdukları bir birliktir. Savaş döneminde askıya alınan bu birliğin yeniden canlandırılması için daha savaş esnasında, sürgünde bulunan liderler 21 Ekim 1943’de bir para birliği imzalarlar. 5 Eylül 1944’de ise gümrük antlaşması ve yine 9 Mayıs 1947’de de ortak tarım politikası antlaşmasını imzalarlar. Daha sonra da, BENELUX ülkelerü kendi aralarında entegrasyonun önündeki engellerin kaldırılması için çok sayıda teşebbüste bulunmuşlardır. Fakat Benelux küçük bir alanla sınırlı kalmıştır[11].
Günümüz Avrupa Birliği’nin gerçekçi temelleri 2. Dünya Savaşı’ndan sonra atılmıştır. 1930 ve 1938 yıllarında Winston Churchill’in Avrupa entegrasyonunu destekleyen görüşlerini içeren makaleleri yayınlanmıştır. Churchill’e göre İngiltere kara Avrupası’nda yer almamakla birlikte, Fransa ve Almanya öncülüğünde kurlması gereken birliği desteklemelidir.[12] Churchill 1946’da Zurih’te verdiği bir konferansta, “Kıtamızda kalıcı barış için avrupa birleşik devletleri kurulmalıdır.” diye konuşmaktaydı.[13] Churchill Avrupa’nın içinde bulunduğu güçlüklere dikkat çekmiştir. Bu alanda Eğemen çözüm nedir? sorusuna, Avrupa’nın barışı,güvenliği ve hürriyeti için Birleşik Avrupa Devletlerini yaratmalıyız demiştir. Churchill ilk basamak olarak, Avrupa birliğinin yaratılmasında, Fransa ve Almanya arasında ortaklık kurulması gerekliliği üzerinde durmuş ve Avrupa Birleşik Devletlerinin ilk basamağı olarak Avrupa Konseyi’nin kurulmasını önermiştir. Bu kouşmayla tohumları atılan, Avrupa Konseyi, bu dönemde Avrupa birliği yolunda atılan en geniş kapsamlı teşebbüslerden bir diğerini oluşturur[14].
(NOT: İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa Konseyi kurulduğunda, Bakanlar Konseyi’nin ilk kararı Türkiye’yi üyeliğe davet etmek olmuştur. Bu örgüte Türkiye 1949’da katılırken, İspanya, Portekiz 1970 sonunda üye olabilmiş, Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri ise 1990’lara doğru üye olmaya başlamışlardır. )
Savaş sonrasının koşulları içinde ekonomik sorumlarına çözüm arayan Avrupa aynı zamanda Sovyet tehlikesini de sürekli hissediyordu. Bu durum, Amerika Birleşik Devletleri’nin; Marshall Planı aracılığıyla, Avrupa’nın bütünleşmesine yardımcı olmasını sağlamıştır. Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı George Marshall 1947 yılında Harvard Ünversitesi’nde yaptığı konuşmada; Avrupa’nın ekonomik sorumlarının çözümünde yardımcı olacaklarını, ancak bunun için Avrupa’nın ekonomik kaynaklarını ortaklaşa kullanarak kendi aralarında işbirliğine hazır olmaları gerektiğini vurguluyordu[15].
George Marshall’ın bu çağrısı üzerine 1947 Paris konferansında bir araya gelen Avrupa ülkeleri, çeşitli önerileri tartıştıktan sonra, 1948’de Avrupa Ekonomik İşbirliği örgütünü (OEEC) kurdular. 18 ülkenin katılımıyla kurulan bu örgüt ulusal devletler arasında işbirliği esasına dayanıyordu ve daha çok İngiltere tarafından temsil edilen geleneksel görüşe uygundu. İngiltere, ulularüstü örgütün her türlüsüne karşıydı. Avrupa Ekonomik İşbirliği örgütü, bu farklı pozisyonun ortaya çıkması ve Avrupa Birliği’nin ileriye dönük gelişimi bakımından tarihsel bir öneme sahiptir[16].
1948 yılında Fransa’nın desteğiyle gündeme getirilen Avrupa Parlamentosu oluşturulması fikri, İngiltere’nin karşı çıkması sonucunda 1949’da ancak bir Avrupa Konseyi’nin kurulması şeklinde gerçekleşebilmişti[17].
Avrupa Konseyi, 5 Mayıs 1949’da , siyasal bir örgüt olarak kurulur. Federalistler, Avrupa Konseyini, federasyondaki ilk basamak olarak görürler. Fakat sonunda hayal kırıklığına uğrarlar. Konsey’in faaliyetlerini sürdüreceği yer olarak, Fransa’nın, Almanya sınırındaki Strazburg şehri olarak seçilmiştir. Konsey’in kuruluş aşamasında, İngilizlerin tutumu, kıta Avrupa’sı ülkelerini hayal kırıklığına uğratmıştır. Genellikle İngiltere Federal Avrupa birliğe fikrine geleneksel olarak soğuk yaklaşmıştır. Özellikle eğemenliğin devri, İngilizlerin en hassas olduğu konulardan birini oluşturmuştur. Diğer taraftan hep İngiliz Uluslar Topluluğu ve ABD ile olan ilişkilerinin hesabı yapılmıştır. Nitekim Avrupa Konseyinin, İngiltere’nin baskısıyla dolaysıyla federal bir örgüt haline dönüştürülmesi engellenmiştir. Onun yerine uluslararası bir yapıda örgütlenmiştir. Konseyin karar sürecinde oy birliği yöntemi benimsenmiştir. Bir diğer ifadeyle Konsey’de üye ülkellerden birinin kabul etmediği bir konuda, karar alınamamaktadır. Bu da örgütün etkinliğini büyük ölçüde azaltmaktadır. Aslında bu örgüt de klasik uluslararası örgütlenme biçimine uygun bir işbirliğinden başka bir şey değildi. Avrupa gerçeği, bunların ötesinde bir bütünleşmeyi zorunlu kılıyordu[18].
1950’lerde Avrupa Konseyi’nin başarısızlığı, Avrupa entegrasyonu sürecinde, daha önemli bir örgütün geliştirilmesinin yolunu açmıştır. Uluslarüstü bir ‘Yüksek Otorite’ gözetiminde ortak ekonomik,politik hatta askeri etkinlikler gerekliydi. Avrupa’da barış ve birliğin sağlanması için öncelikle de Fransa ve Almanya arasındaki karşılıklı rekabet ve güvensizliğin kesin olarak ortadan kaldırılması gerkiyordu. Öyle bir çözüm olmalıydı ki, her iki ülke de kendi ulusal çıkarları lehine olduğuna inanarak eğemenlik haklarını ortak bir yüksek otoriteye devredebilmeliydi[19].
Neticede ilk adım 9 Mayıs 1950’de atıldı. Fransa Hükümeti adına Jean Monnnet ve Dışişleri Bakanı Robert Schumann ortak açıklama ile demir çelik üretiminde üst kurul denetimini önerdiler. Bu söylem 18 Nisan 1951’de, Almanya, Belçika, Fransa, İtalya, Lüksemburg, Hollanda’nın katılımı ile yine bir Paris Anlaşması’nda yazılı hale geldi ve AB’nin temelleri atıldı.
Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu
Paris Antlaşmasını imzalayan altı ülke, kömür ve çelikte giriştikleri deneyi yaşantılarının diğer kesimlerine de yaymak çabalarını sürdürdüler. Ancak, savunma ve dış politika alanlarında bu yöndeki girişimler için zamanın henüz erken olduğu çabuk anlaşıldı. Hazırlanan tasarılar onaylanmadı. Bunun üzerine çalışmalar ekonomik bütünleşme üzerinde yoğunlaştırıldı. Messina’da 1-2 Haziran 1955’de düzenlenen konferansta iki yeni Avrupa Topluluğunun daha kurulması kararlaştırıldı. Uzun süren görüşmeler ve teknik çalışmalardan sonra, 25 Mart 1957’de, bu kez Roma’da, imzalanan antlaşmalarla Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (EURATOM) ve Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) kuruldu. EURATOM’un amacı, atom enerjisinin barışçı amaçlarla kullanımı geliştirmekti. Avrupa Ekonomik Topluluğu ise, altı üye ülke arasında kömür ve çelik dallarında başlatılan bütünleşme hareketinin ekonominin diğer bütün kesimlerine yayılmasını öngörüyordu. Bu nedenle, AET, üç Avrupa Topluluğunun en geniş kapsamlısı olarak nitelendirilmiştir[20].
Altı Üyeli Toplulukların Gelişimi
Roma Antlaşmalarının 1958 yılbaşında yürürlüğe girmelerinden sonra, Topluluklar içinde, gerek ekonomik gelişme gerek antlaşmaların özellikle AET antlaşmasının uygulanması bakımından başarılı olarak nitelendirilen bir dönem başladı.
Üye Devletler arasındaki gümrük vergileri, bütün sanayi mallarında ve tarım ürünlerinin çoğunda, AET Antlaşmasında öngörülen tarihten bir buçuk yıl önce , 1 Temmuz 1968’de gerçekleşti. Ulaştıma ve enerji alanlarındaki gecikmelere rağmen, AET, geçiş dönemi adı verilen ilk uygulama devresiin sonu olan 31 Aralık 1969’da antlaşmasında saptanmış hedeflerin çoğuna ulaşmıştı. Uluslararası düzeyde yeni bir güç olarak belirmesi, Toplulukların dış ilişkiler alanında da canlı bir politika izlemesine olanak verdi. Birçok ülkeyle ortaklık, ticaret ve yardım anlaşmaları imzalandı. Ululararsı ticaret müzakeresine Topluluk tek bir devlet gibi katıldı. Bunların en önemlisi, Cenevre’de, Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Antlaşması (GATT) çerçevesinde yürütülen ve girişime öncülük eden ABD Başkanının adıyla anılan Kennedy Müzakereleri’dir[21].
Yıllar ilerledikçe, Topluluk üyesi ülkeler, aralarındaki ilişkileri, ticaretin serbestleştirilmesinin ötesinde, dana geniş bir açıdan ele almaya başlamışlar ve bunun için, gerektiğinde, antlaşmalarla çizilen sınırların dışına taşabilmişlerdir. 1969 yılı Aralık Ayının ilk iki gününde Hollanda’nın başkenti La Haye’de yapılan Topluluklar üyesi ülkeler Devlet ve Hükümet Başbakanlar Zirve Konferansı, bu bakımdan bir dönüm noktası olmuştur. Üye ülkelerin yöneticileri, o toplantıda, gümrüklerin kaldırılmasından sonra, aralarında tam bir ekonomik ve parasal birlik kurmayı kararlaştırmışlardır. Avrupada bir siyasal birlik yaratma gereğini bir kez daha belitrmişler ve bu amaçla, bir yandan, benzer zirve toplantılarını sık sık tekrarlamak, öte yandan da, dış politikada ortak görüşler savunmak için bu alanda da işbiriği yapmak hususunda anlaşmışlardır[22].
Topluluklara Yeni Üyelerin Katılması
La Haye Zirve Konferansında alınan bir diğer önemli karar da, Topluluklara katılmak talebinde bulunan İngiltere, İrlanda, Danimarka ve Norveç ile bu konuda müzakerelerin başlatılmasının kabul edilmesidir.
İngiltere, bu toplulukların dışında kalmıştı. O, bir serbest ticaret bölgesi oluşturması görüşündeydi ve bunu 1960’da İskandinav ülkeleri, Avusturya, İsviçre ve Portekiz’in katılımıyla gerçekleştirdi. Avrupa Serbest Ticaret Bölgesi (EFTA) olarak bilinen bu çözüm geçici bir karaktere sahipti; İngiltere böylece, Avrupa Ekonomik topluluğu üyesi ülkeler karşısındaki pozisyonunu güçlendirmek amacındaydı. EFTA’nın kurulmasıyla Avrupa, Pazar politikasına ilişkin olarak iki bloka ayrılmıştı. Bu uzun vadede Avrupa’nın siyasal entegrasyonu amacına ters düşüyordu. Ayrıca, güvenlik politikası açısından da Avrupa’nın aleyhindeydi. İngiltere’nin de aleyhinde olurdu: Çünkü Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Ekonomik Topluluğunun siyasal birlik yöninde gelişim göstermesni destekleyeceğini ima ediyordu[23]. Bu durumda İngiltere Avrupa Ekonomik Topluluğuna yakınlaşma yolunu arayacaktı. Bunun üzerine İngiltere 1961 yılında Topluluklara katılmak için başvurur fakat bu istemi sonuç vermez ve Fransa Cumhurbaşkanı De Gaulle’ün vetosu üzerine müzakereler kesilmişti[24].
La Haye Konferansında alınan karara göre Haziran 1970’de resmen başlayan yeni katılma müzakereleri ise, anlaşmayla sonuçlanmış ve Topluluların üye sayısını altıdan ona çıkarmayı öngören Katılma Antlaşmaları, 22 Ocak 1972’ de Brüksel’de imzalanmıştır. Bununla birlikte, Norveç’te aynı yıl yapılan halk oylaması sonucunda, imzalanan antlaşmanın olumsuz karşılanması üzerine, bu ülke topluluklara katılmamış ve 1 Ocak 1973’de katılma antlaşmaları yürürlüğe girerken, üye devlet sayısı altıdan dokuza çıkmıştır. Topluluklar üyesi devletlerin, gittikçe etkinliğini artıran bu siyasal danışma ve işbirliği düzeninin, temellerini attıkları ve geliştirdikleri Ekim 1972’de Paris ve Aralık 1973 Kopenhag Zirve Konferanslarında Toplulukların geleceği yönünden önemli karar daha alındı: 1980’de bir Avrupa Birliği kurmak… Zirve konferanslarında bu birliğin yapısı üzerinde durulmadı. Ancak, gerçekleştirme yöntemi belirlendi: gümrük birliği üzerine dayandırılacak bir ekonomik ve parasal birlik; buna paralel olarak geliştirilecek siyasal işbirliği ve üye devletlerin, bütün bu evrimi gözönünde tutarak, birlikte saptayacakları bir siyasal ve ekonomik yapı[25].
Daha sonra Avrupa ülkelerinden olan Yunanistan, İspanya ve Portekiz Topluluğa katılmak için bir başvuru yapıyorlar . Yapılan görüşmeler ve belli bir süre sonra başvuru kabul ediliyor. Böylece Yunanistanın tam üyeliği 1 Ocak 1981, İspanya ve Portekiz’inki ise 1 Ocak 1986’da gerçekleşiyor[26].
1 Ocak 1995’te üç gelişmiş Avrupa ülkesi olan Avusturya, İsveç ve Finlandiya’nın katılımıyla Avrupa birliği, nitelik olarak üçüncü genişleme dönemine girdi. Daha önce, Avrupa topluluğu standartlarına göre düşük gelişme düzeyinde bulunan Portekiz, İspanya ve Yunanistan’ın üyelikleriyle gerçekleşen gelişmeden sonra bu, Avrupa Birliği Sistemi için rahatlacı bir gelişme olmuştur. Kamuoyu araştırmalarında da görülüyor ki Avrupa Birliği yurttaşları, AB’nin genişlemesinin öncelikle kendi standartlarına uygun gelişmiş ülkelerle olmasına sıcak bakıyorlar[27].
Maastricht Antlaşması
10 Aralık 1991 tarihinde Maastricht’te düzenlenen Zirve’de topluluk, daha önce toplanmış olan Hükümetlerarsı ilk Konferans çerçevesinde varılan sonuçları temel alarak yeni bir Avrupa Toplulukları Antlaşması yapılmasına karar verilmiştir. 7 Şubat 1992 tarihinde imzalanan ve Kasım 1993’te yürürlüğe giren Maastricht Antlaşması ile Avrupa Topluluğu, Avrupa Birligi adını almıştır[28]. Toplam 15 devletten oluşan Avrupa Birliğini yöneten birçok kurum ve kurullar bulunmaktadır. Bunların başlıcaları şunlardır:
1) Avrupa Parlamentosu
2) Avrupa Birliği Konseyi
3) Avrupa Konseyi
4) Avrupa Birliği Komisyonu
5) Avrupa Birliği Tek Pazarı
6) Avrupa Merkez Bankası
7) Avrupa Yatırım Bankası
Avrupa Zirvesi
9) Adalet Divanı
10)Sayıştay
11)Avrupa Milletvekilleri
Avrupa Parlamentosu
Avrupa Parlamentosu (AP), Avrupa Birliği halkı tarafından doğrudan seçilir ve halkı temsil eder. Avrupa Parlamentosu AB’nin birçok alandaki yasaları üzerinde belirleyicidir. Parlamento AB Komisyonu’nun yasa taslaklarını değiştirebilir ya da Bakanlar Konseyi bu değişiklikleri kabul etmediğinde iptal edebilir. Parlamento, Konsey’in değişiklik önerilerini kabul ettiği takdirde yasa taslaklarını da onaylayabilir. Avrupa Parlamentosu’nun bir diğer görevi de, Bakanlar Konseyi ile bir araya gelerek Komisyon’un bütçe taslaklarını görüşmek ve onaylamak. Ayrıca, Komisyon başkanının ve komiserlerin atanmasının da Parlamento tarafından kabul edilmesi gerekir. Parlamento güven oylması yaparak, çoğunluk elde edildiği takdirde Komisyon’u istifa etmeye zorlayabilir. AB’nin uluslararası hukuk anlaşmaları, ancak Parlamento tarafından onaylandıktan sonra yürürlüğe girebilir, ki bu yönetime katılma hakkı, AB’nin genişlemesiyle ilgili planlar açısından çok önemlidir. AP yılda on iki hafta Strazburg’da toplanır. Bunun dışında, fraksıyonlar ve komiteler toplantılarını Brüksel’de gerçekleştirir[29].
Avrupa Birliği Konseyi
AB’nin asıl karar organı, Bakanlar Konseyi ya da kısaca Konsey diye de anılan bu kurumdur. Avurpa Birliği Konseyi’nde toplantı gündemine göre – örneğin dış ilişkiler, tarım ya da trafik – üye ülkelerin konuyla ilgili bakanları toplanır. Kararlar, bir konuda oybirliği ya da basit çoğunluk sağlanması zorunlu değilse, nitelikli çoğunluğa (87 oyun 62’si) göre oylanır. Her ülke büyüklüğüne göre belirli bir oy sayısına sahiptir: Federal Almanya ve Fransa’nın onar oyu, Belçika’nın beş, Lüksemburg’un ise iki oyu vardır. Avrupa Birliği Konseyi Brüksel’de yer almaktadır[30].
Avrupa Konseyi
Avrupa Birliği’ne üye devletlerin devlet ve hükümet başkanları ve Avrupa Komisyonu Başkanı’ndan oluşan Avrupa Konseyi,Avrupa Birliği içinde çok önemli, kurumlarüstü bir işleve sahiptir. Yılda en az iki kez gerçekleştirilen zirve toplantılarına hükümet başkanları ve dışişleri bakanları katılır. AB Sözleşmesi’nin 4.Maddesine göre, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği’nin gelişimi için gerekli fikirleri verir ve bu gelişim için gerekli olan genel siyasi hedefleri belirler. Avrupa Konseyi’nin bir diğer görevi de Avrupa Birliği’nde yapılması gereken önemli reformları belirleyip bir karara bağlamaktır[31].
Avrupa Birliği Komisyonu
AB sözleşmesine göre, AB’de kanun teklifi, yani yasa taslakları hazırlama hakkına sahip tek kurum AB Komisyonu’dur. Fakat Komisyon’un yasa taslağı hazırlamasını talep etme yetkisine sahip olan Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosu’nun görevidir. AB’nin 20 komiseri, AB yönetmeliklerini uygulatmak amacıyla karar çıkarabilirler. AB komiserleri AB hukukuna uyulup uyulmadığını, AB sözleşmelerine sadık kalınıp kalınmadığını denetlerler. Komisyon, yasalara uyulmaması durumunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurarak bir Avrupa Birliği devletine karşı dava açmak zorundadır. Her AB ülkesi Brüksel’e en az bir komiser tayin eder. Komiserler, tarım, ticaret ya da dış ilişkiler gibi tek tek alanlardan sorumludur. Hükümetlerden ya da başka kurumlardan tamamen bağımsız olarak çalışırlar. Komisyon, ancak meclisde, üyelerin oy çoğunluğunu elde ettikten sonra karar alabilir. Komisyon’un merkezi Brüksel’dir. Komisyon’un Avrupa Birliği’ne üye tüm ülkelerde temsilcilkleri, ayrıca 128 devlette de heyetleri vardır[32].
Avrupa Birliği Tek Pazarı
Avrupa’daki Tek Pazar Avrupa Birliği’nin tüm vatandaşlarını kendi içinde toplar. 1993 yılında açılan Tek Pazar, 15 üye ülkeden ve AB ile birleşerek Avrupa Ekonomik Bölgesi’ni oluşturan İzlanda, Norveç ve Lichtenstein’dan oluşur. Tek Pazar’da 4 temel özgürlük hüküm sürer: Kişi, mal, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımı[33].
Avrupa Merkez Bankası
Avrupa Merkez Bankası (AMB), Avrupa Para Kurumu’nun halefi olarak 1 Haziran 1998’de kuruldu. Avrupa Merkez Bankası Frankfurt am Main’da bulunmaktadır. Avrupa Merkez Bankası, euro bölgesindeki para politikasını da belirler. Avrupa Merkez Bankası’nın öncelikli hedefi fiyat istikrarıdır. Aynı zamanda da, Avrupa Birliği’ne üye devletlerin kendilerinin belirlediği finans-istikrar politikalarının (yeni ve toplam borçlanma, faiz düzeyi) destekler. Avrupa Merkez Bankası, devlet finansmanı için kredi veremez. Avrupa Merkez Bankası, Avrupa Birliği’ndeki hükümetler ve örgütlerden tamamen bağımsızdır. Avrupa Merkez Bankası Avrupa’yla en fazla bütünleşmiş Avrupa kurumu olarak bilinir[34].
Avrupa Yatırım Bankası
Avrupa Yatırım Bankası (AYB) AB çerçevesinde yer alan bağımsız bir kurumdur. Merkezi Lüksemburg’da bulunan AYB, temel olarak Topluluğun dengeli büyümesine katkıda bulunacak projelerini finanse etmek amacıyla kredi sağlamaktadır. Kâr amacı gütmeyen bir kurum olan AYB’nin sermayesi üye ülkeler tarafından karşılanır ve üye ülkelerin maliye bakanları AYB Yönetim Kurulunu oluşturur[35].
Avrupa Zirvesi
Avrupa Zirvesi, Avrupa Birliği üyesi ülkelerin Devlet ve Hükümet başkanları arasında düzenli olarak gerçekleştirilen toplantılara verilen isimdir. Yılda en az iki defa toplanan Avrupa Zirvesi’ne AB Komisyonu Başkanı tam üye statüsü ile katılır. Zirve toplantılarını AB’nin istenildiği ölçüde genişlemesi ve genel politikaların yönlendirici ilkelerinin belirlenmesi yönünde gerekli olan ivmeyi kazandırmaktadır[36].
Adalet Divanı
Adalet Divanı, üye ülkelerin üzerinde uzlaşmaya vardığı ve 6 yıl için 15 yargıç ile onlara yardımcı olan 9 savcıdan oluşur. Adalet Divanı’nın iki temel işlevi vardır: Avrupa kurumları ve hükümetlerinin kullandıkları araçların Kurucu Antlaşmalar ile çelişkili olup olmadığını denetlemek ve bir ulusal mahkemenin isteği üzerine Topluluk hukuku hükümetlerinin geçerliliğini teyid etmek ya da bu hükümetlere ilişkin yorum yapmak[37].
Sayıştay
AB’nin maliye yönetiminin hukuka uygunluğu ve düzgün işleyişini sağlamak amacıyla gelir ve giderlerin denetimi ile görevli olan Sayıştay 15 üyeden oluşur. Sayıştay üyeleri AB Konseyi tarafından, Avrupa Parlamentosu’na danışıldıktan sonra (basit görüş) oybirliğiyle 6 yıllık bir süre için atanır. Sayıştay tam yetkili bir kurum statüsüne sahiptir. Sayıştay, AB Konseyi ile Avrupa Parlamentosu’na rapor sunma yetkisine sahiptir. Ayrıca Sayıştay’ın denetleme yetkisi, dış kurumlar ile Avrupa Yatırım Bankası tarafından yönetilen fonları da kapsamaktadır[38].
Avrupa Milletvekilleri
Şu anda Avrupa Parlamentosu’ndaki milletvekili sayısı 626, bunların 190’ı kadın. Sekiz fraksiyonun en büyüğü, Parlamento’da 232 milletvekili bulunan Avrupa Halk Partisi, onu 181 milletvekiliyle Avrupa Sosyaldemokrat Partisi izliyor. Beş yılda bir seçimler yapılıyor, bundan sonraki seçim tarihi Haziran 2004. AB genişledikten sonra parlamenter sayısının en fazla 732’ye çıkarılması öngörülüyor. Konuların uzmanları tarafından ele alınmasını sağlamak amacıyla, milletvekilleri 17 ayrı uzman komitede toplanmışlardır[39].
AVRUPALILARIN AĞZINDAN AVRUPA BİRLİĞİ :
“Avrupa Birliği bir başarı öyküsüdür. Yarım yüzyılı aşan süredir barış içinde yaşıyor.. Birlik çoğunluğu Orta ve Doğu avrupalı olmak üzere on yeni ülkeyi daha bünyesine katarak, Avrupa tarihinin, İkinci Dünya Savaşı ve onu izleyen yapay bölünme sayfasını nihayet kapatabileceklerdir. Bunca zaman sonra Avrupa, elli yıl önce altı ülkenin liderliğinde olduğundan farklı bir yaklaşım gerektiren gerçek bir dönüşümle, kan dökülmeden büyük bir aile olmak yolundadır.”[40]
[1] Erdal Kabatepe, “Müzakere Sürecinde Avrupa Birliği ve Türkiye”, 2005, s.1
[2] İbrahim S. Canbolat, Uluslarüstü Sistem Avrupa Birliği, Alfa Yayınları, İstanbul 1998, s. 70.
[3] Ernest Renan, “Qu’est-ce qu’une nation?” Paris: Calmann-Levy, 1882
[4] S. Rıdvan Karluk, “Avrupa Birliği ve Türkiye”, Beta, 1998, s.1
[5] İbrahim S. Canbolat, a.g.e., s. 71.
[6] Karl Kunze -Karl Wolf, Grundwissen Geschichte, Ernst Klett Verlag, Stuttgart 1964, s. 54.
[7] Ali Özgüven, Ortak Pazar Tarım Politikası ve Türkiye, Ezgi Kitabevi Yayınları, Bursa 1982, s.44.